Özal
2018-11-16 02:47:10 ( 22 izlenme )

'HALEPÇE'DE NE OLDU'

Nutuk’ta, Gençliğe hitaben hemen önceki paragrafta Atatürk’ün Sevr antlaşması ‘yüzyıllardır Türk milletine karşı kurulmuş Büyük Suikast’ olarak değerleri görülür. Suikast Dosyası’nda yer alan Özal devri birbirini izleyen olaylar zinciriyle örülmüş bir örümcek ağı gibidir; tarikat-siyaset-ticaret ilişkisi ile başlar günümüze kadar gelir.

ÖZAL’LA BAŞLAYIP DEVAM EDEN SÜREÇ

Bu devir düşünüldüğü gibi Özal’ın ölümüyle son bulmaz, aksine günümüze kadar gelir.
Bu devirde pek çok olay yaşanmıştır; İran-Irak Savaşı(1980-88), Halepçe katliamı(1988), Kuveyt’in işgali(1990), 1’nci Körfez Savaşı(1991), Ekim Harekatı ve Muavenet Zırhlısı’nın vurulması(1992) ile 1993’te yaşanılan PKK ile Ateşkes, Bingöl, Madımak ve Başbağlar katliamları gibi belirleyici sonuçları olan pek çok olay…

KARANLIK DÖNEM

Özal devri aynı zamanda siyasi Türk tarihine suikastlar, cinayetler ve PKK vahşetiyle yazılmış karanlık bir dönemdir. Türk dünyasının en önemli araştırmacı yazarlarından biri olan Uğur Mumcu bu dönemde yapılan bir suikast sonucu hayatını kaybetmiş, Türk ordusunun büyük komutanlarından Eşref Bitlis hala esrarı çözülemeyen bir kazada yaşamını yitirmiştir. Terörle mücadelede askeri istihbaratın kilit ismi Binbaşı Cem Ersever de vahşi bir cinayetle bu dönemde katledilmiştir.

SÜREÇ DEVAM EDİYOR

Bu devir öylesi derindir ki, Türk yurdu ve ulusunu hedef almış büyük suikastın siyasi süreci alınan onca önleme rağmen durdurulamamış, Özal devrinde aldığı ivmeyle hala yükselmeye devam etmektedir.

Türk tarihine damga vurmuş bu devir ve içindeki olaylar incelenmeli ve gerçeğe ulaşmak için onun devrinde yaşanmış olaylara bakılmalı, izlediği siyasete bakılmalı ve bu siyasetin Türkiye’yi nereye taşıdığı ya da sürüklediği mercek altına alınmalıdır.
1980-1988 İran-Irak savaşıyla başlayabiliriz; savaşı tetikleyen ilk vaka Halepçe’den geçiyor…

TEVRAT’TA İRAN-IRAK SAVAŞINI İŞARET EDEN AYET VAR

Saddam Hüseyin, 1975’te İran’la yapmış olduğu Şat-ül Arap anlaşmasını feshederek İran topraklarına girmiş, sekiz yıl sürecek olan İran-Irak savaşının fitilleri 1980’de ateşlenmişti. 

Bu İsrail’in büyük bir öngörüsüydü, yeni İsrail stratejisinin temel taşıydı, işte o plan(1);

‘Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve bize karşı geniş bir cephede çatışma organize etmesine imkan vermeden çökmesine sebep olacaktır.’

Bu aynı zamanda Tevrat’ta yer alan bir kehanetti, Amots oğlu Yeşaya Irak’la ilgili bildirisini açıklarken İran’ı Irak’la karşı savaştıracağını söylemişti, Tevrat'ta geçen ayet şöyle(2); 

‘Gümüşe değer vermeyen, altını sevmeyen Medleri onlara karşı harekete geçireceğim. Oklarıyla gençleri parçalayacak, bebeklere acımayacak, çocukları esirgemeyecekler’ .
Günümüzde PKK örgütü Medlerin torunları olduğunu söylüyor…


HALEPÇE VAKASI

Savaşın son yılında İran Ordusu’nun Halepçe kasabasına uzanması, ardından KYB’nin desteğiyle bölgede bir iç isyan başlatması üzerine Saddam Hüseyin harekete geçti... Halepçe’ye hava bombardımanı düzenlendi; ‘Kimyasal Ali’ adıyla bilinen Ali Hasan al-Majid al-Tikriti eliyle masum insanlara karşı zehirli gaz bombaları kullanıldı.
19 Ağustos 1988′de, Irak ve İran arasında bir ateşkes anlaşması imzalandı; 5 gün sonra Irak Ordusu Halepçe’ye giriyordu.

Sonuç tam bir katliamdı; binlerce insan yaşamını yitirmiş, bir o kadarı da yaralanmıştı. Bu kimyasal silah meselesi Irak’ın peşini bırakmayacaktır; 2’nci Körfez Krizi’ni yine bu silah meselesi tetikleyecektir…

PEKİ AMA IRAK BU KİMYASAL SİLAHLARA NASIL SAHİP OLMUŞTU?

Konuyu araştıran yabancı uzmanlar bu meseleyi şöyle açıklıyor(3):

‘OSİRAK İLK ADIM’

‘Moskova’nın 1972’de bir ‘dostluk ve işbirliği anlaşması’ imzaladığı Irak, sonraki yıllarda temel gereksinimlerini tek karşılayabilecek yer olan Batı ülkelerine giderek daha çok yanaşıyordu. Fransızlar yetmişli yılların ortalarında ona istediği santrali verdiler. Bunu yaparken de plütonyum üretiminin ve zenginleştirilmesinin yaratacağı risklere gözlerini yumdular. Saddam Hüseyin atom bombasını istiyor, bunu da gizlemiyordu. 1981 yılında İsrail uçakları Osirak’taki Irak nükleer santralini tahrip ettiklerinde geçici olarak düş kırıklığına uğradı.”

MUMCU; HALEPÇE KÜRESEL BİR TEZGAH…


Irak, önemli bir kimyasal silah cephaneliğine zaten sahipti ve bunları İran saldırı dalgalarına ve başkaldıran Kürt köylerine karşı kullanmıştı. Bu noktada da Batılıların yardımı belirleyici idi. Irak askeri programlarında, özellikle de bu kimya sanayinin kuruluşunda çeşitli düzeylerde işbirliği yapmış olan iki yüz şirketi saydık.

Liste şöyle: 86 Batı Alman işletmesi; 18 Amerikan firması; 18 İngiliz firması; 16 Fransız; 12 İtalyan; 11 İsviçre; 17 Avusturya; 8 Belçika; 4 İspanyol firması… Her ne kadar Birleşik Devletler hükümeti ona silah sağlamadığını hiçbir zaman kabul etmediyse de, birçok özel Amerikan firması Bağdat’a askeri malzeme satıyor, bunlar ya paravan şirketler ya da Irak’a aracılık eden şirketler tarafından naklediliyordu.’

Uğur Mumcu, bu kimyasalın ardındaki ülkeler için şöyle diyor(4);

‘CENEVRE SÖZLEŞMESİNE AYKIRI’

‘1925 yılında Cenevre Sözleşmesi ile kimyevi silah kullanımı yasaklanmış; ancak bu yasağa hiç kimse uymamıştır… Kimyevi silah kullanılması 1972 yılında imzalanan Biyolojik Silahlar Sözleşmesi’ ile de yasaklanmış. Yasaklanmış, ama dinleyen yok!

SIPRI, Sovyetler Birliği’nin 1986 yılında Afganistan’da, ABD’nin Nikaragua’da, Irak’ın İran’da, Vietnam’ın 1986’da Kamboçya’da, Libya’nın Çad’da, Nikaragua’nın da Amerikan yansılı Contara gerillarına karşı biyolojik silah kullandığını açıklıyor, SIRPI, bu devletleri kimyasal ilah kullanmakla suçlayan kaynakları da bildiriyor.

 Irak’ın 16 Mart 1988 günü Halepçe’de kendi yurttaşları olan Kürtlere acımasızca kimyevi silahlar attığı da biliniyor. Böylece dünyanın gözü önünde bir aldatmaca hüküm sürüyor! Sovyet Bloğu kimyasal savaş konusunda kapitalist dünyayı suçluyor; ABD ve bağlaşıkları da Sovyetleri sorumlu tutuyorlar. Oysa Sovyet Bloğu da NATO Ülkeleri de İslam Devletleri de Latin Amerika diktatörleri de aynı işi yapıyorlar.’

TERÖR ÖRGÜTÜ DEVREDE

Öte yanda katliamın hemen öncesinde Celal Talabani, PKK ile anlaşma yaparak Türkiye’ye karşı ittifak kurmuştu. Uğur Mumcu bu kirli ittifakı biliyordu, bunu da bize duyurmuştu(5);

1 Mayıs 1988 günü bir araya gelen taraflar Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ‘devrimci silahlı mücadeleyi ve kitlesel direnişleri geliştirmeyi, cephe oluşturmayı’ kararlaştırmışlardı. "

Halepçe katliamının sonuçları Saddam’a olduğu kadar Türkiye için de olumsuz oldu; 500 binden fazla peşmerge Türkiye sınırlarına yığıldı. Diğer dünya ülkeleri bu dramı görmezden gelirken, Türkiye bu peşmergelere yardım etti ama Batılı ülkeler bunu uluslararası bir Kürt sorununa dönüştürdüler. Özal devrinde bir dönem Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş olan Ahmet Kurtcebe Alptemuçin o günleri şöyle hatırlıyor(6);

‘İYİLİKTEN MARAZ DOĞDU’

‘1988 yılında, tarihe Halepçe katliamı olarak geçen olayların ardından Türkiye’ye sığınmak isteyen peşmergelere kapımızı açmıştık. Ama öyle sorunlarla karşı karşıya kalmıştık ki, adeta ‘iyilikten maraz’ doğmuştu. Sığınmacılarla birlikte teröristler de gelmiş ve bu yüzden PKK’nın faaliyetlerinde artış olduğu yorumlanmıştı. Dolayısıyla ortaya çıkan sorunları çözmekte zorlanmış, üstüne üstlük Batılı ülkelerin de tepkilerine maruz kalmıştık’ . 

Özal siyaseti Halepçe olayı karşısındaki etkisiz tutumuyla sığınmacıların dramının Türkiye'yi uluslararası bir Kürt sorunuyla karşı karşıya getirmesine engel olamamıştı…

KÖRFEZ SAVAŞLARI BAŞLIYOR

Türkiye’yi fiilen bugünlere taşıyan siyasetin iki dönüm noktası vardır: Birincisi, 1991 Körfez, ikincisi ise 2003 Körfez savaşıdır.

91 KÖRFEZ SAVAŞI

Birinci Körfez savaşına giden yol önce Halepçe'den geçmiş, bunu sekiz yıl süren Irak-İran savaşı takişp etmil ve nihayetinde Kuveyt’in işgali gerekçe gösterilerek Irak’a fiilen askeri müdahalede bulunulmuştur. 

Bu müdahale sonrasında Irak kuzeyinde Barzani devlet yapısının temeli atılmış, pkk terör örgütü de silahlı güce dönüştürülmüştür. Savaşı başlatan ABD’dir, destekleyen de Özal siyasetidir. 2007 yılında Genelkurmay Başkanlığı Körfez Savaşı’na kaybeden tarafından Türkiye olduğunu şöyle açıkladı:

‘GÜVENLİ BÖLGE TÜRKİYE’NİN ALEYHİNE OLDU’

‘Körfez Savaşı sonrasında 36’ncı paralelin kuzeyinin Saddam’a yasaklanmasıyla, kuzeydeki insanları korumakla birlikte aynı bölgede PKK’ya korunma bölgesi oluşturmuştur ve bugünkü durumu yaratmıştır. Hala da bu durum artarak devam etmektedir. Karakolların basılması, kitle halinde zayiat verdiği dönemler hep bu döneme rastlar.’

KAYBEDEN TÜRKİYE

Sonuçta Türkiye, savaşa girmediği halde 1’nci Körfez Savaşı’nda kaybeden taraf oldu.
Savaş sonrası Saddam’ın Kürt is yanlarını bastırmak için Irak kuzeyindeki Barzani peşmergelerine saldırması, bunun sonucunda ortaya çıkan sığınmacı sorunu, dünya kamuoyu gündemine Kürt sorunu olarak çekilmiş olup, Türkiye hala bu sorunla uğraşmaktadır.

Erdal Sarızeybek

Yararlanılan kaynaklar:

1.Oded Yinon, ‘1980’lerde İsrail için bir strateji’. Bu plan orijinal olarak İbranice KIVUNIM(Yönler)’de yayınlanmıştır. Sayı; 14. Şubat 1982, Editör: Yoram Beck. Yazar komitesi: Eli Eyal, Yoram Beck, Amnon Hadari, Yohanan Manor, Elieser Schweid. Tanıtım bölümü / Dünya Siyonist Organizasyonu, Kudüs’ tarafından yayınlanmıştır. 

2. Tanah/ Yeşaya, Bölüm 13: 1-16.
3. Pierre Salınger, Erıc Laurent, ‘Körfez Savaşı, Gizli Dosya’, s. 24, çev: Erden Akbulut, E Yayınları, 1991.
4. Uğur Mumcu, ‘Türk Memet Nöbete’, s. 37, UM: AG Yayınları, 2006.
5. Uğur Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Ekim 1992.
6. Ahmet Kurtcebe Alptemuçin, ‘Özallı Yıllar’, s. 345, Editör, söyleşi: S

Önerilen Videolar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Harput isyan etti!.. 'ELEBAŞLARI GELSİN HESAP VERSİN' 'BU PARA NEREDEN GELİYOR' Körfez savaşlarına giden yol... 'KUVEYT'İN İŞGALİ' 'ARINÇ VAKASI NEDİR'

Bakmadan Geçme!

KAPAT
Örgütün Kasası açıklandı... 'ORTALIK KARIŞTI'