Osmanlı
2018-11-21 11:53:41 ( 181 izlenme )

'SARAY'A NASIL GİRDİLER'

BEKTAŞİLİK’TEN HALİDİ NAKŞİBENDİ TARİKATINA

Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde, toplumun inanç biçimleri üzerinde oynandı.
Bu oyunun baş aktörlüğüne, bölgenin en güçlü aşireti olan Babanzadelere bağlı Süleymaniyeli Halid seçildi. 

Şeyh Halid kendi adıyla bilinen HALİDİ NAKŞİ tarikatının kucusuydu. Hindistan’a gidip Abdullah Dıhlevi hazretlerinden icazet almış ve beş ayrı tarikatının bir anda Halifesi olmuştu.

TEO-STRATEJİK DÖNÜŞÜM

Osmanlı inanç yönünden de değişyirdu; Bektaşilik yerini Halidiliğe bırakıyordu.
Günümüzde, bir toplumun inanç şekil ve içeriğiyle oynayarak, bunu siyasi ve askeri güce dönüştürme çabaları “teo-strateji” adıyla ifade ediliyor.

Peki, Osmanlı’da bu teo-stratejik dönüşüm nasıl uygulanmıştı?

İnsanların sahip olduğu inanç kültürü üzerinde oynayarak, bunu siyasi güce dönüştürme gayretleri teo-stratejinin ilgi alanıdır. Bu konu üzerinde, alanında söz sahibi bir akademisyen olarak yaptığı çalışmalarla öne çıkan Prof. Dr. Nadim Macit, teo-stratejiyi şöyle tanımlıyor:

‘İNANÇLAR ÜZERİNDE OYNAYARAK BUNU GÜCE DÖNÜŞTÜRME'

“Teo-strateji, kültürel bilinci, ortak tasavvur biçimlerini, sembolleri ve mitleri dini-politik dille ortak bir amaç için güç unsuruna dönüştürmektir. Farklı inanç ve kültür havzalarını dönüştürme ve kendi politik-ekonomik kurallarına bağlama yönetimidir. Diğer yönüyle teo-strateji, dini, devletlerin ve güç merkezlerinin farklı nedenlerle uyguladıkları politik pratikleri meşrulaştırma aracıdır. Bir başka deyişle, inanç ve kültür coğrafyasını güce dönüştürme, inanç ve kültürel değerler yoluyla farklı dini-kültürel havzaları etkileme ve dönüştürmek şeklinde tanımlanabilir(1).

ROMA KİLİSESİ BU AMAÇLA MİSYONERLERİ KULLANDI

Dinin politik-stratejik okunuşunun ve kullanımının bir başka yönü ise, inanç birliğinin araç olarak görülmesidir. Bunun çarpıcı misali, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı döneminde egemen devletlerin bu coğrafyada dini azınlıkları kendi stratejik amaçları için kullanışında görülmektedir. Bu stratejinin en önemli uygulama aracı da misyonerlerdir.
 
İSLAM’A KARŞI MİSYONERLİK

Misyonerliğin tarihi çözümlendiğinde şu gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar; Misyonerlik, kendi inanç ve kültür dünyasının dışında kalan toplumların kültürel kodlarını çözümleme, buna bağlı olarak politik ve ekonomik amaçları gerçekleştirme faaliyetlerini içeren stratejik bir kavramdır.

Ruhbanlarla sınırlanan ve kurumsal yapıya taşınan dini yayma faaliyeti, belli bir aşamadan sonra kutsal nitelikli politik amaçlara dönüşmüştür. Modern öncesi dönemde kendini İslam’a karşı mevzileyen kilisenin hedefi dünyaya hükmetmek olmuştur. Bu, Roma Kilisesi’nin değişmez hedefidir(1).

PATRİKAHANE TEO-STRATEJİK BİR GÜÇ

Patrikhane’nin (Fener Rum Patrikhanesi) kendisini ekümenik ilan etmesini dini ve masum bir mesele görenler; siyasi tarih, gelenek ve strateji ekseninde Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girişiyle birlikte yaşanan olayları yeniden gözden geçirmeleri gerekir. 

Osmanlı Devleti gerileme sürecine girince, yıllardır inanç ve dini hayatları hukuki teminat altına alınmış dini azınlıklar, Bizans politikaları sürdürmüşlerdir.

Her zaman Türkler aleyhine çalışan Patrik III. Parthineus Eflak Prensine gönderdiği mektupta şöyle der; “İslam döneminin süresinin dolmasına az kalmıştır. Hıristiyanlık dinin sadası yeniden bütün dünyayı kaplayacaktır. Ona göre tedbirler almamız gerekir.” 

Patrik V. Gregorius ise geleceğe şöyle seslenmektedir;” Biz, gelecek olan şehrin peşindeyiz. Barbaropolis’te yaşamak istemiyoruz. Amacımız Konstantinopolis’e ulaşmaktır”.

İslam’ın devrini tamamladığı kehanetinde bulunan bu Patrikler, bütün Ortodoks milletini Osmanlı Devleti’ne ve Müslümanlara karşı hep kışkırtmıştır…

DİNİ AZINLIKLARA EŞİTLİK

3 Kasım 1839’da, Padişah ve bakanların yan sıra Rum, Ermeni Patrikleri ve Yahudi Hamambaşı’nın hazır bulunduğu toplantıda Gülhane Hattı Hümayunu okundu ve eşitlik ilkesi ilan edildi. Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesini kökten değiştiren bu bildiri, azınlıklara haklar vermekle dış baskıları azaltmak istiyordu. Her türlü haktan yararlanması karara bağlanan dini azınlıklar askerlikten muaf tutuldu.

DİNİ AZINLIKLAR GÜÇ OLUYOR

Osmanlı’nın her cephede mücadele verdiği bir dönemde, dini azınlıkların askerlikten muaf tutulması, eğitim ve ticareti onların eline bırakmak demekti, ama bu görülmedi. Nitekim Tazminat fermanı ile birlikte Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlar arasında eşitlik sağlamakla başlayan bu süreç, giderek üstünlük kalıbına dönüşüyordur.

Gayrimüslimlerin devlet içindeki hukuki statülerinde meydana gelen asıl değişme, 1876 Kanun-u Esasi ile yaşandı. Gayrimüslimlerin katılımıyla hazırlanan bu kanun, din ve mezhep farkı gözetmeksizin Osmanlı saydığı tebaaya getirdiği basın hürriyeti, her türlü dernek ve ortaklıklar kurma hakkı, öğretim ve eğitim hürriyeti gibi haklar tanıyordu.

DİNİ ÖZGÜRLÜK BU DEĞİL

Özgürlükler alanı için olumlu bir girişim olmasına karşın, ne yazık ki bu, egemen devletlerin etkisi altında hareket eden dini azınlıklar için, amaçlarını gerçekleştirmek yönünde bütün engellerin aşılması şeklinde okundu. Meşrutiyet dönmende kilisenin dışına çıkan ve her alanda kilise adına faaliyet gösteren azınlıklar, Batılı güçlerin himayesi altında her türlü olayın içinde yer almayı “dini özgürlük” adı altında sundu ve bunu yöneticilere kabul ettirdi(1).

OSMANLI’DA İNANÇ BİÇİMİ DEĞİŞİYOR

Şimdi başa dönelim…
Osmanlı’da bir inanç kültürü değişimi yaşanıyordu.
Bektaşilik yerini Halidi Nakşiliğe bırakıyordu.
Araştırmacı-yazar Soner Yalçın, “Siz Kimi Kandırıyorsunuz” adlı eserinde bu teo-stratejik dönüşüm sürecini şöyle tanımlıyor(2):

‘TÜRKLÜĞÜ UNUTTULAR’

“Bektaşilik ve Nakşibendilik, ilk tasavvuf hareketi olan Yesevilik’ten doğdu. Nakşibendilik, zamanla Türklüğü unutup, Hint ve İran etkisine girdi. Önce, Orta Asya’da, Yeseviliği Sünni öğreti içinde eriterek yok etti. Ardından, Anadolu’da kök saldığı son 400 yıldır da hedefinde hep Bektaşiler oldu. Onları da “Sünnileştirmek” için hiçbir fırsatı kaçırmadı; ne yazık ki Bektaşilerin katledilmesine bile onay verdi”…

BEKTAŞİLER KATLEDİLİYOR

Ve değişim ve dönüşüm başlatıldı…
Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldıracaktı. Bu amaçla Sünni din adamlarının desteğine ihtiyacı vardı. 

1826’da hepsini topladı.
Toplantıda söz alan başta Nakşibendi şeyhleri, “Şeriata aykırı hareket ediyorlar, öldürülmeleri vaciptir” diyerek görüş belirtiler. Diğer şeyhler de Anadolu’da Türk kültürünün yerleştirilip yaşatılmasında büyük emeği olan Bektaşilerin yok edilmesi için tek tek onay verdiler. 

Sonrasında, Sultan II. Mahmud siyasi ve askeri yetkilileri bir araya getir ve Şeyhülislam Mehmed Tahir Efendi’nin konağında bir toplantı yapıldı.

‘KATLİ VACİPTİR’

Toplantıya, Sadrazam Mehmed Selim Paşa, Rumeli Kazaskeri, İstanbul Müftüsü, Sadaret Kethüdası, Defterdar, Darphane Nazırı, Tophane Nazırı, Yeniçeri Aağası ve ocağın ileri gelenleri ile din adamları katıldılar. Konuşmalardan sonra, vezirler, ocağın ileri gelenleri, “Bektaşilerin ve Yeniçerilerin katli vaciptir” diyerek imza attılar.
Sıra uygulamaya geldi…

‘BİNLERCE YENİÇERİ KATLEDİLDİ’

Soner Yalçın bu uygulamayı şöyle anlatıyor: 

“15-16 Haziran 1826’da, Yeniçeriler katledilmeye başlar. Sultanahmet bölgesindeki yoğun çatışmalarda en az 3.000 yeniçeri hayatını kaybeder. Ardından Atmeydanı’ndaki kışlalara sıkıştırılırlar, önce top ateşleriyle sonra binalarııyla birlikte yakılarak yok edilir. Burada hayatını kaybeden yeniçeri sayısı 7 ila 8.000 civarındadır. Sağ kalanlar yakalanarak idam edilir. Belgrad ormanlarına kaçanlar ise ormanla birlikte yakılarak yok edilir." 

‘DİN SİYASİ ARAÇ OLARAK KULLANILDI’

"Osmanlı yönetimi, halk desteğini yanına almak için dini araç olarak kullanmıştır, tıpkı Yavuz Sultan Selim gibi, tıpkı Mekke Şerifi Hüseyin ve Şeyh Said gibi. Aradaki fark; biri “Sünni-Şii” üzerinden giderek halkı önce kışkırtmış, sonra katletmiştir. Diğeri ise aynı yolu “Bektaşi-Nakşi” ayrımcılığı üzerinden izlemiştir. Bu süreçte Yeniçerilerin Kuran’ı Kerim’i parçaladıkları yalanı dahi kamuoyuna sürülmüştür. 

Bu arada II. Mahmud, kurduğu yeni ordunun adını açıklar; Asakir-i Mansure-i Muhammediye” yani “Allah’ın izniyle muzaffer olacak Muhammed’in Ordusu”. Öldürülen yeniçeriler sanki Allah’ın ordusu değildir(2)”.

HALİDİ NAKŞİ TARİKATI

Osmanlı’da, tanımı ve anlaşılması güç bir şekilde Bektaşilikten Halidi Nakşibendi tarikatına geçiş yapılıyordu. Bu amaçla Osmanlı, binlerce Türk Bektaşi’yi katletmekten çekinmemişti. Öte yanda, Çaldıran’la yarattığı Kürt emirliklerinin gücünü kırıyor, yerine Nakşibendi seyit ve şeyhlerini getiriyordu.

Bu hakim gücün figürü, Şeyh Halid-i Bağdadi Nakşibendi idi.

SONUÇ

Halidi Nakşi tarikatı incelenmesi gereken çok önemli bir dini yapıdır. Kısa sürede Ortadoğu coğrafyasına yayılmış ve Anadolu’da bir güç haline gelmiştir. İlginçtir, Osmanlı’ya ilk isyan eden şeyh bu tarikatta yetişmiştir, Şeyh Ubeydullah(1880).

Osmanlı Birinci Dünya harbine girerken de Doğu Anadolu’da isyan tertipleyen şeyh de bu tarikatın şeyhidir; Molla Selim, Bitlis, 1914.

Belki Anadolu için en çarpıcı olanı, bu tarikatın önemli halifelerinden biri de Mesud Barzani’nin amcası Şeyh Abduselam Barzani’dir.

Ve bu tarikatta yetişen şeyhler kurutuluş savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında devlete karşı isyan etmişlerdir; Şeyh Said, Şeyh Abdulkadir, Şeyh Abdullah…

Tekkelerin kapatılmasıyla birlikte yer altına inen bu yapı, sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devletini yöneten siyasi, ticari ve akademik kadrolar da yetiştirmiştir. Sonuç olarak hala varlığını sürdüren bu tarikat her yönüyle incelenmeyi hak ediyor.

Erdal Sarızeybek

Yararlanılan kaynak:

1. Prof. Dr. Nadim Macit, İmparatorluk Politikalarında Teo-Stratejiler ve Türkiye, s. 174. Kapı Yayınları, 2008.
2. Soner Yalçın, Siz Kimi Kandırıyorsunuz, Doğan Kitap, 2008.

Önerilen Videolar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

İşgal planı... 'SEVR NEDİR' 'CÜBBELİ AHMET'İN HALİFESİ BAKIN KİMMİŞ' ÇALDIRAN’DA NE OLDU? Osmanlı'ya üçüncü isyan... 'BOTAN EMİRİ BEDİRHAN'

Bakmadan Geçme!

KAPAT
'IRAK VE SURİYE'NİN PERDE ARKASINDA KİM VAR'