Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu Kürt Sorunu olarak adlandırılan süreç, Şah ile Sultan arasında geçen Çaldıran Savaşı ile kendine bir temel bulmuştur. Günümüz Irak kuzeyinde yaşayan ve ayrı bir Kürt devleti siyasetiyle Türkiye’yi ağır bir tehdit altında düşüren Barzanilerin, bugün sahip olduğu siyasi ve askeri gücün kaynağı da yine bu savaşın sonuçlarında görülüyor.

DÖNÜM NOKTASI ÇALDIRAN
Çaldıran; bu bölgedeki Kürt aşiretlerinin siyasi, ekonomik, sosyal ve idari yapıda bir güç olarak ortaya çıkışlarının kod adı olarak tarihe yazılmıştır. Bu güç, birkaç yüzyıl içerisinde kendine öylesi bir yapı kurmuştur ki, Türkiye hȃlȃ bu yapı üzerine inşa edilmekte olan ayrılıkçı Kürt siyasetini etkisizleştiremiyor, bunun için hȃlȃ uğraşıyor.
Neydi bu yapı?
Anadolu’da inşa edilen bu feodal aşiret yapısını görebilmek için, Çaldıran öncesinde -savaşın nedenleri bir yana- bu bölgede yaşayan grupların etnik ve mezhep farklılıklarına bakılmasını şart koşuyor.

TÜRK TARİHİNDE DÖNÜM NOKTASI ‘ÇALDIRAN’
1071 Türk-Bizans Savaşı sonrasında İran’dan gelen Türk boyları bu bölgeye yerleştiler. Bölgenin hakim gücü Alevi Türkmenlerdi ve bölgenin yönetim erkini temsil ediyorlardı. Bu bölgede, aynı zamanda aşiret halinde yaşayan Sünni Kürtler de bulunuyordu. Başka farklı grupların da varlığı söylenebilir ama tarihi yapan güç olamadıkları için, onlar konumuz dışındadır. Uzaktan bu coğrafyaya bakıldığında, bölgenin batısında Sünni Türkler, doğusunda ise Safevi Devleti’ni kuran Alevi Türkler’in egemenlik kurmuş olduğu açık görülür. Zaten Çaldıran savaşı da bu hakimiyet çatışmasında ortaya çıkmıştı. Özellikle Şah İsmail liderliğindeki Alevi Türkmenlerin Doğu Anadolu bölgesinde hızla yayılışı, Yavuz Sultan Selim’in harekete geçmedinin başlıca nedeni olmuştu. Nihayetinde, “Güç ol, bu güce gölge olmasın” düşünceleri, iki Türk beyini karşı karşıya getirdi.

Yıl 1514… İDRİS-İ BİTLİSİ
Savaş öncesinde dediğimiz gibi bölgede hakim güç Türkmenlerdi. Diğer Türkmen aşiretleri arasında yaşayan Sünni aşiretler de hakim güç olan Şah İsmail’in Safevi Devleti idaresi altındaydı. Ne zaman ki Osmanlı-Safevi gerginliği tetiklendi, işte o zaman bu gerginlik bölgedeki aşiretler için yeni bir seçenek ortaya çıkardı: ‘Osmanlılarla bir olup mevcut yönetime karşı koymak’. Bu eğilim giderek güçlendi ve Osmanlı ileAşiretler arasında siyasi bir ittifaka dönüştü… Bu tarihsel ittifaka arabuluculuk yapan Bitlisli İdris oldu. Kendisi, başkenti Diyarbakır olan Akkoyunlu Hükümdarı Yakub’un sarayında danışmanlık yapmıştı, bir devlet adabı vardı. Bu devletin yıkılmasından sonra Safevilerle anlaşamadı ve bu kez Osmanlı tarafına geçti. Aynı zamanda bir yazardı; en tanınmış eseri, yaşadığı döneme kadar ki Osmanlı Tarihi’ni ve padişahların hayatını anlattığı ‘Heşt-Behişt’ adlı kitabı oldu.

YAVUZ SULTAN SELİM ŞAH İSMAİL
Osmanlı-Safevi gerginliğinin çıkması ve Yavuz Sultan Selim’in bölgedeki aşiretler arasında ittifak arayışı, bu bölgede İdris-i Bitlisi olarak tanınan İdris’i öne çıkardı. Yavuz Sultan Selim’e arabuluculuk yaptı. Olası bir savaşta bu aşiretlerin Osmanlı’ya destek vermesini sağladı. Ve bu desteği de Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e şu mektupla bildirdi:
“ Bilad-ı Ekrad (Kürt beldeleri) denilen Diyarbekir ve civarındaki mazlum Müslümanlar, Devlet-i Aliyenizin hizmetine taliptirler ve devlet ile din düşmanlarının şerlerinden sizin yardım ve merhametlerinize masun olma ümidindedirler…hi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira bu bölgenin ilhakıyla, bir taraftan Irak yani Bağdat ve Basra’nın yolları, diğer taraftan Azerbaycan yolları ve bir diğer taraftan da Halep ve Şam yolları açılmış olacaktır. Allah’ın yardımı pek yakındır.”

DOĞU ANADOLU’DA FEODAL YAPI KURULUYOR
Şah İsmail’e karşı savaş açma düşüncesinde olan Yavuz Sultan Selim, bu aşiretlerin desteğini aldıktan sonra harekete geçti; Edirne’den yola çıkarak Şah İsmail’in orduları üzerine yürüdü. Ve şimdi Türkiye’yi, bugünkü adıyla ‘Kürt sorunu’ ile karşı karşıya getiren ilk olay işte böyle, Yavuz’un Şah İsmail’e karşı yerel aşiretlerle işbirliğine gitmesiyle başladı…

İdris-i Bitlis eliyle kurulan bu ittifak, mezhep farklıkları üzerine inşa edilmişti; Sünni-Alevi… Bu farklılık önce ayrışmaya, bu ayrışma da kutuplaşmaya dönüştürülmüştü. Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrasında, bu kutuplar eliyle, önce kışkırtma, derken çatışma ve katliam; binlerce Türkmen sadece Alevi olduğu için hayatını kaybetti. Sultan Yavuz’un ve Şah İsmail’in bu mezhep farklılıkları üzerinden yürüttüğü bu siyaset, küresel güçlerin sonraki yüzyıllarda izleyeceği Osmanlı’yı parçalama stratejisinde belirleyici bir şekil alacaktır, ancak, o yıllarda ne Şah ne de Sultan bunun farkında olacaktır. 

Bu sözler, o devirde yazılmış olsaydı, belki herkes gülüp geçecektir ama özellikle günümüz Barzan coğrafyasında yaşanan etnik ve mezhep savaşları bu tespitimizi doğruluyor. Sünni mezhebe dayalı ayrılıkçı Kürt hareketini yürüten Barzani, bu ayrışmadan istifade ile teo-stratejik bir güç kazanıyor; Irak, “Kürt-Arap, Şii-Sünni” temelinde parçalanıyor, aynı coğrafyanın sakini Barzani’nin ise yükselişi sürüyor…

ETNİK VE MEZHEPSEL KIŞKIRTMA HALA SÜRÜYOR
Kutsal din duygularının siyasi çıkarlara nasıl alet edildiğini gösterir bu olay, Türk tarihine yazılmış tek olay olmayacaktır… Yüzyıllar sonra, 1917’de, Osmanlı tebaası Mekke Şerifi Hüseyin de benzer bir fetva ile Müslüman Arap halkı Osmanlı ordularına karşı kışkırtacaktır. 26 Haziran 1916’da, İngilizlerin vaatlerine aldanarak Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin’in halkı dağıttığı bildiri, kutsal kavram ve sembolleri kullanılarak bir halkın nasıl kışkırtılabileceğini gösterir bir vesika olarak şöyle kayda geçirilecektir:

“...Mekkelilerin hayatlarına ve şereflerine karşı yapılan saldırıları protesto maksadıyla düzenledikleri bir gösteride, İttihadçı bir kumandanın emriyle halkın üzerine ve Kábe’ye top ateşi açıldı. Kutsal Hacer-i Esved’in bir ve üç metre ilerisine iki mermi düştü. Kábe’nin örtüsü, bu mermiler yüzünden alev aldı. Vaziyeti gören halk ateşi söndürmek için Kábe’nin üzerine tırmanmaya çalıştığı sırada askerler topları yeniden ateşlediler ve masum halktan birçok kişi şehid oldu. Halk günler boyu Harem-i Şerif’e giremedi ve Kábe’de namaz kılınamadı…”

ŞERİF HÜSEYİN’DEN FATİH CAMİİNE
Bununla yetinmeyen Şerif Hüseyin, Osmanlı’nın Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlerden çekilerek yerini İngilizlere bırakması için, 10 Eylül 1916’da, ikinci bir bildiri dağıtacak ve bu kez, Osmanlı askerini ahlaksızlıkla suçlayarak din kışkırtmasını sürdürecektir.Kutsal inançların şahsi ve siyasi çıkar için nasıl suistimal edilebildiğini görülebilmesi için, bildiride geçen şu sözler dikkatle okunmayı hak ediyor:

“…İttihadçılar’ın liderlerinden olan Cemal Paşa, Şam’da canının istediği kişiyi asıyor yahut vurduruyor. Orada açtığı bir gece kulübünde Şam’ın önde gelen ailelerinin kızlarını hizmetkár gibi kullandırıyor. Skandallarla dolu bu içkili umumhanede toplu seks partileri düzenleniyor ve Paşa subaylarına kendisine refakat etmelerini emrediyor. Verilen demeçlerde dini ve milli duygularımıza hakaretler ediliyor…”

Öncesinde belirtildiği üzere, din istismarı Türk tarihinde görülen ne ilk ne son olaydır. Bunun bir başka örneği de Şeyh Sait’tir. 1925’te, Anadolu’da ayrı bir devlet siyasetiyle isyan eden Şeyh Sait, cumhuriyet ordularına karşı Müslüman masum halkın desteğini alabilmek için, din üzerinden kışkırtıcılık yapmaktan hiç geri durmamıştır. Hatta Şerif Hüseyin’den bir adım daha ileri gitmiş, halkı cumhuriyet ordularına karşı savaşa çağırmıştır;

‘...Zaptedeceğiniz Türk topları, Türk tüfenkleri, Türk mühimmatı, size káfidir. Rehberiniz Muhammed, yardımcınız Allah’tır. Kuvvetiniz, hükümet kuvvetinin kat kat üstündedir. Cesaretiniz ve yiğitliğiniz, bütün dünyada bilinmektedir. Gafletten kurtulun, elele vererek mukaddesatınızı kurtarın, ...kurtaracağınız İslámi mukaddesat ve milli haklar ile peygamberin ruhunu ve dedelerinizin ruhlarını şádedecek, onların soyundan gelmiş olduğunuzu isbat etmiş olacaksınız…’

ÇALDIRAN’DA NE OLDU

Çaldıran’da iki taraf da çok kayıp verdi. Şah’ın ordusundan on dört Han, Sultan’ın ordusundan da on Sancak Beyi hayatını kaybetti. Şah İsmail yaralanmıştı, hemen geri çekilmeye başladı. Başkenti Tebriz’e vardığında konaklamadı, daha da geride olan Dergezin’e geçti. Yavuz Sultan Selim ise, zaferinin ertesi günü Tebriz’e yürümüş ve burayı ele geçirmişti. Tebriz’den sonra Kars’a doğru ilerleyen Osmanlı orduları, sırasıyla Erzurum, Erzincan, Karahisar, Canik, Trabzon illerini de hakimiyeti altına aldı.Ve nihayetinde Yavuz Sultan Selim Amasya’ya geri döndü …

HEDEF DİYARBAKIR
Bu süreçte Şah İsmail, başkenti Tebriz’deydi. Yenilgiye karşın, savaş bölgesindeki illerde yöneticileri hȃlȃ işbaşındaydı. Tebriz’den Karahan Bey’i, Diyarbakır’ı yeniden ele geçirmesi için yolladı; Karahan Bey önce Cabukçur üzerine yürüdü; Şah İsmail’e bağlı kalmış olan Mardin, Urfa ve Hasankeyf komutanlarını yol boyunca topladı ve ardından Diyarbakır’ı kuşattı. Diyarbakır halkı olanca gücüyle şehri savunuyordu.

Bu noktada, Bitlisli İdris’in aşiret reisleriyle yaptığı görüşmeler etkisini göstermiş ve aşiret reislerinin yönetimindeki halk, Şah İsmail idaresine karşı direnişe geçmişti. Yine de Karahan Bey’in kuvvetlerine karşı uzun süreli bir direniş gösterilemedi. Osmanlı’dan yardım istendi. Yavuz Sultan Selim’in yeniçerilerden Hacı Yekta Ahmed komutasında gönderdiği bir grup asker Diyarbakır’ı kuşatanların saflarını yardı ve kaleye girmeyi başardı.Diyarbakır, Şah İsmail’in elinden çıkıyordu…

BOTAN/CİZRE/BEDİRHAN BEYLİĞİ BÖYLE DOĞDU
Bu süreçte Sultan Selim, Bitlisli İdris’le görüşmelerini sürdürüyordu. Sultan Selim’in amacı, bölgedeki tüm aşiretleri bir araya getirmek ve Osmanlı’ya bağlamaktı. Bitlisli İdris’in arabuluculuğuyla bölgedeki Kürt aşiretleri birleşti ve on bin kişilik bir güçle Osmanlı Ordusu’na katılarak Diyarbakır’ı ele geçirdiler. Sonrasında, Mardin’e çekilen Karahan Bey’in üzerine yürüdüler; Karahan Bey yenildi. Osmanlı Devleti Doğu Anadolu’da yeni bir yönetimle hakimiyet kurmak için peş peşe adımlarını atmaya başladı. Yavuz Sultan Selim, Kürt beyleriyle şu anlaşmaya vardı:
“Kürt beyleri bağımsız olacak; Beyliklerde yönetim, Sultan’ın onayından geçmek şartıyla, Kürt geleneklerine göre soydan geçecek; Kürtler, Osmanlı yanında savaşa katılacak, Osmanlılar da Kürtleri olası bir saldırıya karşı savunacak; Kürtler, geleneksel Halifelik Hediyesi’ni ödemekle yükümlü olacak; Kürt beylikleri, Sultan ile birlikte savaşa ktılmak zorunda olmalarına rağmen sınırlarını genişletemeyecekler.”

Bu anlaşmaya göre Anadolu’nun doğusu üç yönetim şekline ayrıldı; Hükümetler, Yurtluk-Ocaklık ve Sancaklar kuruldu. Doğu Anadolu’da yeni bir yönetim şekli hayata geçiyordu; Mirler, Emirler, Ağalar, Beyler... Bugün terörle bağı olduğu yolunda sıkça gündeme gelen HDP’nin TBMM’ne başkan adayı olarak gösterdiği Dengir Mir Mehmet Fırat, işte bu 500 yıl öncesine dayanan yönetim şeklinin günümüze kadar isimlerinden biridir… 32 yıldır Doğu ve Güneydoğu ‘da terör estirip halk üzerinde otoriteye dönüşen PKK terör örgütü de artık bir feodal yapıya dönüşmüştür tıpkı ağalar gibi…

Erdal Sarızeybek

'Çaldıran'

Bakmadan Geçme!

KAPAT
Güneyde 'Üç Kimlik'