Güç kaybı sonucu hakimiyeti altındaki toprakların elden çıkmasını önleyemeyen Osmanlı Devleti, 19’ncu yüzyılın başından itibaren, ayrılıkçı Kürt isyanlarıyla karşı karşıya kaldı. İsyan coğrafyası; Baban, Soran ve Botan beylerinin bulunduğu bölgeydi. Bu bölge, Osmanlı’nın Musul vilayet alanı ile kuzeyindeki Cizre-Şemdinli hattı kapsayan bugünkü Kuzey Irak bölgesiydi.Osmanlı ilk isyan eden, Yavuz Sultan Selim’in beylik verdiği Babanlar oldu. İlk isyancı olarak da Baban Beyi Abdurrahman Paşa tarihe geçti…

BABAN BEYLERİ
Araştırmacı yazar Salim Meriç, “Babanzadeler” başlıklı araştırmasında, “Babanlar veya Babanzâdeler olarak bilinen aile 17. yüzyılın ikinci yarısında Baba Süleyman ile başlayan, geniş bir Kürt ailesidir” diyor ve Bu aileyi tarihten alıp günümüze şöyle taşıyor;

“Kuzey Irak’ın Süleymaniye bölgesinde bulunan Baban Aşireti, Osmanlı devletine karşı en büyük üç Kürt isyanından birini gerçekleştiren köklü bir aşirettir. 2. Abdülhamit'in Baban ailesiyle ilişkileri iyiydi. Nitekim Dahiliye Ve Harbiye Nazırı Baban Aşiretinden Abdurrahman Paşa’ydı. Babanzade ailesinin ileri gelenlerinden Mustafa Zihni Paşa, 1848'de Süleymaniye'de doğmuş; öğrenimini Bağdat'ta tamamlamıştır. Üstad-ı Mason Mithat Paşa’nın Bağdat Valisi iken 'mühürdar'ı olmuş, böylece memuriyet hayatına başlamıştır. 1929'da İstanbul'da vefat eden M. Zihni Paşa'nın 'ilim ve islam', 'Mikyasu'l-Ahlak, 'Kuvay-ı Maneviyye', 'İslam'da Hilafet' isimli eserleri vardır…

"Babanzade ailesinin bütün evlatları, torunları Galatasaray Lisesi mezunudur. Yeni kuşak torunlarının tercih ettiği lise daha çok Saint Benoit Fransız Lisesi’dir. İlk tahsilini Bağdat' da tamamladıktan sonra İstanbul' a gelen Zihni Paşa’nın oğlu Ahmed Naim, 1891'de Galatasaray Lisesi'ni, 1894 yılında da Mülkiye Mektebi’ni bitirir. Naim, 1895'te ek görev olarak Galatasaray Lisesi'nde Arapça hocalığına başlar. 1908'de, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra tamamen 'Maarif Nezareti'ne geçer. Babanzade Ahmed Naim Bey (1872-1934), siyasal İslamcı düşünürlerin önde gelen isimlerindendir. Ekim 1918-Ekim 1919 tarihleri arasında, kısa bir süre Darülfünun'un Umum Müdürlüğü’nü (rektörlük) de yapar. 1919 yılında Ayan Meclisi'ne üye olur. İslamcı fikir hayatının oluşmasında büyük payı vardır."

Babanzadeler üzerine yazan bir başka isim ise Dr. Kaws Kaptan. “Baban, Soran, Botan” adlı kitabında Dr. Kaptan, “Baban emirliğinin tarihi eskidir,” diyor ve Baban profilini şöyle çiziyor;
“ Merkezi olan Süleymaniye şehrinin kuruluşundan da öncedir. 1639’da Kürdistan Sünni ve Şii mezhepleri easas alınarak, İran ve Osmanlı devletleri arasında paylaşıldı. Buna göre, Güney Kürdistan, Şehrezor ve Baban emirliği Osmanlı devletine verildi. Baban emirleri şunu çok iyi biliyorlardı; bu iki devletten herhangi biri diğerine galip gelirse ve alanda hakimiyetini sağlarsa, ilk olarak Baban Emriliği’ni yok edecektir. Bundan dolayı Osmanlıları zayıflatıp, bölgedeki etkinliğini kırmak için İran’a yardım ediyorlardı. Bunu başardıklarında, bu defa İran’a yönelip, onlara saldırı düzenliyorlardı. Böylece İran ve Osmanlı devletleri ne kadar birbirlerini zayıflattıysa, Babaniler de o kadar bu çelişkileri derinleştirmeye çalışmıştır.”

OSMANLI’DA GÜÇ KAVGASI
İsyan öncesine bakalım… Baban Emirliği’nin sınırları bir süre Süleymaniye, Kerkük, Hemedan, Köysancak, Kasr’ı Şirin ve Zehew’e kadar uzanmış. 1789’da, Baban emiri Abdurrahman Paşa, Bağdat Valiliği’ne bağlı. Osmanlı’dan bağımsız bir yönetim kurmak peşinde. Güçlü bir ordusu var. Bağdat Valiliğini dışlayıp, Osmanlı merkez yönetimi ile doğrudan ilişki kurmak istiyor. Osmanlı buna sıcak bakmıyor. Öte yanda Abdurrahman Paşa’nın bu girişimi, Bağdat Valisi ile arasının açılması neden oluyor. Merkezi yönetim ile Baban Paşaları arasında yaşanan gerginlikler nihayetinde isyanlara dönüşüyor. İsyan motifleri ise her seferinde farklı…

Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı, Osmanlı’nın Eflak ve Boğdan’da Ruslarla savaştığı bir dönemde ortaya çıktı. Aynı dönemde, Edirne’de reform karşıtları ayaklanmış, İstanbul’da ise Kabakçı Mustafa isyanı hazırlanmaktaydı. Anadolu’da ise misyoner faaliyetleri hız kazanmış, bu coğrafyadaki Osmanlı tebaası dini ve etnik temelde ayrıştırılıyordu. Bu isyanın motifi; İbrahim Paşa’nın ölümü üzerine Babanzade Halit Paşa’nın Süleymaniye Valiliği’ne atanması, bunu karşı çıkan Abdurrahman Paşa’nın kabul etmeyerek ayaklanması şeklinde ortaya çıktı.

İsyanın merkezi, Süleymaniye idi. Bir diğer Baban Beyi Halit Paşa Osmanlı’dan yana tavır alınca, isyan bastırıldı ama bitmedi… İsyanlar, Ahmed Paşa ile sürdü.Abdurrrahman Paşa’nın intikamını almak bahanesiyle, bu kez yeğeni olan Ahmed Paşa isyan etti. Ahmed Paşa’nın makam hırsıyla başlattığı bu isyan da kısa sürede bastırıldı.Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Kürtçülük sorunu T.C.’nin ürettiği bir sorun mudur” başlığı altında, Yeniçağ Gazetesi’nde yayımlanan bir makalesinde, bu isyanı ‘ilk Kürt isyanı” şeklinde tanımlıyor. İşte Özdağ’ın tespiti:

“İlk isyan; 1806 Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı. İsyan, Baban aşiretinden Süleymaniye kentinin kurucu lideri olan İbrahim Paşa’nın ölümünün ardından, aşiretin artan gücünden endişe duyan Osmanlı idaresinin, rakip aşiretten Halid Paşa’yı “emir” olarak atamasıyla patlak vermiştir. İsyan, İran tarafından desteklenmiştir. İbrahim Paşa’nın torunu Abdurrahman Paşa’nın 3 yıl süren bu isyanı, 1808 yılında bastırılmış ve Abdurrahman Paşa İran’a sığınmıştır. İkinci isyan; Babanzade Ahmet Paşa İsyanı’dır. Türk-Rus Savaşı’nın (1806-1812) sonlarına doğru ve Osmanlı Devleti’nin Sırp isyanıyla uğraştığı bir dönemde, yine aynı aileden, Babanzade Ahmet Paşa’nın başlattığı isyan, 1812’de bastırılmıştır. Osmanlı Devleti, 1831 yılında Bağdat’ta Memlüklerin dönemine son verdikten sonra, Kuzey Irak’ta bulunan emirliklere yöneldi. 1849-50 yılları arasında, Süleymaniye’de bulunan Baban Emirliği ortadan kaldırıldı ve bu bölge merkezi hükümete bağlandı.

Baban isyanları Türk tarihine Kürt isyanları olarak yazılmış ancak bu doğru değil. Babazadeler Kürt’tür ya da değildir, bu başka bir konudur ancak isyanlar, Kürt kimliği üzerinden çıkarılmamıştır. Baban isyanlarının, makam, mevki ve hırs saikleriyle Osmanlı yönetimi içinde daha özerk bir güç olmak yapılmış olduğu görülüyor. Yani bu isyanlara Kürt demek, kendisini bu kimlikle tanıtan kişilere haksızlık oluyor…

İKİNCİ İSYAN; SORAN BEYLERİ
Soran, Osmanlı’nın Musul vilayet bölgesi içerisinde yer alan ve Baban’a komşu olan bir beylikti. Tıpkı Baban beyliği gibi, Osmanlı’nın dağılma sürecinde büyük güç kazanmıştı. Başlangıçta Babanzadelere ait olan Amedi, Zaho, Akre, Köysancak, Tanya ve Erbil şehirleri Soran hakimiyetine geçmiş; kuzeyde Cizre ve Mardin’e, güneyde Kerkük’e kadar sınırları yayılmıştı. Osmanlı-Soran gerginliği altında da, hiç şüphe yok ki, bir güç çekişmesi yatıyordu.Bu gerginliği, dönemin siyasi dengelerine bağlayan Dr. Kaws Kaptan, isyan sürecini küresel siyasete şöyle bağlıyor;

“Osmanlı devleti, Mısırlı Mehmet Ali Paşa’nın yarattığı büyük tehlike ve korkudan kurtulmak istiyordu. O günlerde, dünya siyasetinde büyük rol oynayan Britanya, Osmanlı devletinin içişlerine kolayca karışırdı. Bunu, dini azınlıklarını koruma perdesi altında yapıyordu. Britanya, Osmanlı devletinin o günkünden daha fazla zayıflamasını istemezdi. Onun için Mısır’ın Mehmet Alisi karşısında tutum aldığı gibi, Soran Emiri’nin de karşısında tutum aldı. Osmanlı ve İran devletlerinin Soran’a saldırmalarını teşvik etti.”

İsyan sürecine bakalım… 1806-1812 arasında yer yer devam eden Babanzade isyanları isim değiştirmişti; Mısır karşısında direnemeyen Osmanlı’ya karşı, bu kez aynı bölgedeki Soranzadeler çıkmıştı. Bunlardan biri de Mir Muhammed’ti. Baban, Yezidiler ve diğer aşiretlerle Soran aşireti arasında çatışmalar vardı ve Mir Muhammed onlara karşı üstünlük sağlamış, Musul’a kadar olan bölgeyi ele geçirmişti.

NEDEN İSYAN ETTİLER
Bu bir isyandı… 1836’da, bölgedeki din alimlerinin bu isyanı onaylamaması ve kınayan fetvalar vermesi üzerine, güçlü bir Osmanlı müdahalesinin ardından bu isyan bastırıldı. Ama isyanlar peş peşe geliyordu… Mir Muhammed’i Soranzade Kör Mehmet izledi… İngilizlerin, İran ve Osmanlı yönetimlerini anlaştırmaları üzerine Mehmed( Muhammed) Paşa, 1837 yılının Ağustos’unda, Osmanlı Ordusu Kumandanı Reşid Paşa tarafından Revandüz’de kuşatıldı.

Bu arada tarikat şeyhlerinin “İslam Halifesi’ne karşı savaşmak haramdır” fetvası vermesi, Kürtler arasında çözülmelere yol açtı. Sonradan Botan Miri olacak ve kendisi de isyan edecek olan Bedirhan Bey gibi birçok Kürt beyi de Osmanlı ordusunu destekleyince, Mehmed Paşa beyliğinin başında kalması şartıyla teslim oldu. İstanbul’a giderek Halife’ye bağlılığını sundu”. Oysaki bu isyan, Mehmet Reşit Paşa komutasındaki Osmanlı birliklerinin harekete geçmesi ve dini liderlerin tepkisiyle son bulmuştu. Kör Mehmet Paşa da yakalanarak İstanbul’a götürülmüştü(1836). 1847 yılında, Revandüz Soran Beyliği ortadan kaldırıldı.”

Tıpkı Baban isyanları gibi, Soran isyanları da Türk tarihine Kürt isyanları olarak yazılmıştır, ancak bu da doğru değildir. Bu isyanların Kürt kimliği ile ne uzak ne de yakın bir ilgisi vardır. Soran beyleri Kürt’tür ya da değildir ancak çıkarılan isyanlar Kürt kimliği üzerinden değil, Osmanlı içinde Soran özerk yönetimi ya da bağımsız Soran devleti hedefi üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla bu isyanlara da Kürt diyerek isyanları Kürt kimliğine bağlamak, artık haksızlığın da ötesine geçmek olur…

SON BEY İSYANI; BEDİRHAN

Hatırlayalım; 1839’da, Osmanlı Ordusu ile Mısır Ordusu ikinci kez karşı karşıya gelmiş, Nizip’te çıkan savaşta, bir kez daha yenilmişti. Mehmet Ali Paşa’ya bir beylik verilmiş, Mısır, Ali Paşa soyundan gelenlere bırakılmıştı. Bu süreçte, Osmanlı ordusu yanında yer alan Cizre Emiri Bedirhan Bey, bölgenin en güçlü yönetimi olarak ortaya çıktı. Bu güç de, tıpkı Baban ve Soran beylerinin özerklik ya da bağımsızlık talepleri gibi, Osmanlı’dan koparak ayrı bir devlet kurmak için isyana yöneldi…

Aynı süreçte, Bedirhan ile Hıristiyan bir topluluk olan Nesturiler arasında sorun yaşanıyordu. Tanzimat Fermanı ile Hıristiyan tebaaya ayrıcalık tanınması, Hakkari bölgesinde yaşayan Hıristiyan Nesturilerin yerel Kürt yöneticilerine karşı tavır alması, bölge hakimi Bedirhan ile Nesturiler arasında ciddi sorunlara yolaçmıştı. Kürt beylerine bağlılık ve vergi ödeme konularında çıkan bu sorunlar bir anda çatışmaya dönüştü. Hakkari bölgesindeki meydana gelen olaylarda çok sayıda Nesturi hayatını kaybetti. Bedirhan Bey’in bu Hıristiyan topluluğa karşı uyguladığı şiddet, hem Osmanlı yönetimi hem de Haçlı kutsal ittifakın büyük tepkilerine yolaçtı.

KİMDİ BU BEDİRHAN BEY?
“Bedirhan Bey, 1802 yılında Cizre’de doğdu. Babasının adı Abdullah. Cizre tarihinde önemli bir yere sahip olan Bedirhan; Azizi, Aziziye veya Azizan adıyla ün yapmış olan Cizre-Bohtan beylerinin soyundan geliyordu. Hatta Bedirhan Bey’in soyunun, Halid bin Velid’in torunlarından Diyarbakır Valisi Abdülaziz’e dayandığı da söyleniyordu. Bundan dolayı bu sülaleye bağlanmanın şerefini anlatmak üzere, bu soydan gelenlere “Azizi” denmişti. Bedirhan Bey, Cizre Emirliği yönetimini aldığında henüz 19 yaşındaydı.”

Bedirhan Bey Mısır’a karşı Osmanlı yanında savaştığı için, elde ettiği imtiyazlarla önemli bir güç kazanmıştı. Tarihçi yazar Bilal Şimşir’in kalemiyle, öylesi bir güçtü ki, 1830’larda ve 1840’larda, bu bölgede dolaşmış veya görev yapmış olan ileri gelen misyonerlerin hemen hepsi, Cizre’nin 20 kilometre kuzeydoğusuna düşen Bedirhan Bey’in konağına uğruyor, orada konaklıyor ve ağırlanıyordu. Amerikan Misyonerleri Wrigth ve Breath, İstanbul’dan Cizre’ye kadar gitmiş, orada Bedirhan Bey’i bulmuş ve onun konağında misafir bile olmuşlardı. Yayımladıkları kitaplarda ve dergilerde Bedirhan Bey’den övgüyle söz ediyorlardı.

Missionnary Herald dergisinde, Bedirhan Bey için yazılmış övücü makalelerden biri de şuydu;
“ Cezire’den 18 mil kadar uzakta, Fırat Nehri’nin yanında, Degul’de, Bedirhan’ın ikametgahı vardı. Bu, birkaç yüz hanelik küçük bir kasabaydı. Gud Dağı’nın eteklerine kurulmuştu. Bey’in kalesi köyün yanındadır. Haddi hesabı belli olmayan bir zenginliği vardır. Kuvveti doğuda İran sınırından Diyarbekir kapılarına ve Mezopotamya’ya kadar uzanır. Şöhreti yaygındır. Kuzey Kürdistan’da, hemen hemen her aşiret reisi ona bağlılık ziyaretinde bulunur. Hatta Hakkarili Nurullah Bey bile onun tarafından kabul edilmeyi bir şeref sayar...”

1846’da başlayan Osmanlı-Bedirhan çatışmaları, 1847’de devam etti.Nihayetinde, Hakkari beyi Nurullah Bey’in Bedirhan ittifakından çekilmesi ve Han Mahmud’un teslim olması Bedirhan Bey’i yalnızlaştırıldı. Akabinde, yeğeni Yezdan Şer, Botan Beyi olması karşılığında Osmanlı ile anlaşması ve Cizre’yi teslim etmesi üzerine, Bedirhan Bey isyanı da bu şekilde son buldu. İstanbul’a getirilen Bedirhan Bey, Paşa unvanı verilerek Girit Adası’na sürgün edildi. 18 yıl kaldıktan sonra, oradan Şam’a geçti ve 1869’da vefat etti. Torunu Salih Bey’in anılarına göre, Bedirhan Bey 16 evlilik yapmış ve bu evliliklerden 96 çocuğu olmuştu. Osmanlı resmi kayıtlarına ve maaş tezkeresine göre ise, vefat ettiği sırada dört nikahlı eşi, çoğunluğu Yezidi Kürt aşiretinden olan beş cariyesi ile 21 erkek ve 21 kız olmak üzere 42 çocuğu bulunuyordu .

Bedirhan Bey isyanını, bir başka Bedirhanzade Yezdan Şer izledi. Prof. Dr. Ümit Özdağ, bunu altıncı isyan olarak şöyle tanımlıyor; “1855’te, Bedirhan Bey’in yeğeni Yezdan Şer’in Musul’dan Van Gölü’ne kadar geniş bir bölgeyi kontrol altına almasıyla yayılmıştır. Ancak, Yezdan Şer, Kars bölgesinde Osmanlı ile savaşan Rus Ordusu çekildikten sonra, umduğu İngiliz desteğini de sağlayamayınca Osmanlı’ya karşı direnememiş ve isyan bastırılmıştır. Daha sonra Yezdan Şer tutuklanmış, ardından Vidin’e sürgün edilmiştir .

BEDİRHAN İSYANI
Bu isyana biraz daha yakından bakalım… Bedirhan Bey isyanını doğrudan Tanzimat reformlarına bağlayan araştırmacılar var. Bu konuda önemli araştırmalar yapan bazı tarihçiler, isyanda reformlar sonucu beliren çıkar çatışmasını işaret ediyor. Bu tez sahipleri içinde tarihçi Bilal Şimşir öne çıkıyor ve bu isyanları Tanzimat reformlarına şöyle bağlıyor; “Bedirhan Bey bir bakıma bir Osmanlı kamu görevlisiydi. Devlet adına o bölgede vergi topluyordu. Halktan, devletin istediğinden iki katı vergi topluyor, yarısını kendine alıyordu. Bey idi. Varlıklıydı. Geniş bir ailesi vardı. Çevresinde nüfuzu vardı. Ama kıyaslamak gerekirse Tepedelenli Ali Paşa kadar nüfuzlu olmamıştı. Devlete bağlı ve sadıktı. Tanzimat Fermanı’na gelinceye kadar devlete hizmette pek kusur etmemişti. Osmanlı savaşlarına katılıyordu. Nizip Meydan Muharebesi’nde de görev almıştı. Kendisine Miralay(albay) rütbesi verilmişti. Beyliğinin sonuna doğru Paşa da yapılmıştı. Ne var ki Bedirhan Bey veya Bedirhan Paşa, Tanzimat’a ayak uyduramamıştı, uyduramazdı. Çünkü Tanzimat, o döneme göre bir çağdaşlaşma hareketiydi, Bedirhan Bey ise orta çağ kalıntısı bir derebeyi idi; çağdaşlaşan bir devlette derebeyliğe yer yoktu, olamazdı. Her derebeyi kalıntısı er geç tasfiye edilecekti.”

Araştırmacı yazar Altan Tan, Kürt Sorunu adlı kitabında, Bedirhan Bey ve aynı bölgedeki diğer isyanların bastırılmasından sonra, bölgede yeni bir idari yapının kurulduğunu ifade ediyor. Buna göre; Merkezi Diyarbakır olan bir Kürdistan eyaleti kuruluyor. Bu eyalete Van, Muş, Hakkari sancakları ile Cizre, Bohtan ve Mardin kazaları bağlanıyor. Tarih araştırmacıları ise, bu tanımla anılan bir eyaletin kurulduğunu, ancak sonradan kaldırıldığını bize söylüyor. Tarihçi yazar Bilal Şimşir de bu görüşü şöyle paylaşıyor; ”Nikitin’e göre, Anadolu’da, Kürdistan diye bir yer adı 17’nci yüzyıl sonlarında ortaya çıktı; Dersim, Muş ve Diyarbekir (Amid) livalarını kapsıyordu. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun idari taksimatında “Kürdistan Eyaleti” ifadesi yalnız 1847-1867 yılları arasında görüldü. Bu eyalet Mardin, Siirt ve Hakkari livalarını kapsıyordu. Yani Kürdistan Eyaleti adı Tanzimat Fermanı’ndan sonra orataya çıkmış ve 623 yıllık Osmanlı tarihinde topu topu 20 yıl yaşayabilmiştir. 1847’den önce Kürdistan adlı bir Osmanlı idari birimi yoktu, 1867’den sonra da olmamıştır.”

BEDİRHANOĞULLARI
Osmanlı’ya isyan eden Bedirhan Bey’in soyu Bedirhanzadelerle devam etti. İkinci Meşrutiyet sonrasında, bu isyanlarla ulaşılamayan hedefler siyasi örgütler tarafından dile getirilmeye başlandı. Bedirhanzadeler, bu kez bu yeni yapılar içinde yer aldılar. Bu yeni tabloyu ve yeni görüntüleri araştırmacı yazar Salim Meriç şöyle çiziyor;
“Abdülhamid uzlaşma vaadiyle Bedirhan Bey’i İstanbul’a çağırmış ve gözaltına alıp daha sonra bir ordu göndererek Bedirhan birliklerini yenilgiye uğratarak Bedirhan aşiretine mensup herkesi İstanbul’a getirtmiştir. Aile bireyleri feodal güçlerini de kullanarak ilerleyen yıllarda Kürt milliyetçiliği faaliyetlerinin liderleri konumuna gelmişlerdir. Kürtler arasındaki ayrılıkçı fikirlerin önderliğini çoğunlukla Bedirhan Bey’in çocukları ve torunları yapmıştır. Bedirhanlar İstanbul’da modern Kürt milliyetçiğinin öncüleri olarak PKK’nın oluşmasında teorik anlamda zemin hazırladılar. İktidarın gerçek sahipleri olan bu gizli oligarşinin aile bağları yıllardır çözülememiştir.

Bu gizli oligarşinin hakimiyetini Dönemin İngiliz Binbaşısı Noel ile Amiral Calthorpe telgraflaşmalarında şöyle kaydetmektedir: “Amiral Calthorpe’dan, İstanbul/ 1430 sayılı telgrafım, Bağdat temsilcisinin 5353 sayı ve 12 Mayıs tarihli telgrafı ve sizin 77676 sayı ve 29 Mayıs tarihli telgraflarınıza ilişkin olarak ; Toprakları doğuda olan Abdülkadir, Kürdistan’ın en tanınmış ve saygın ailesi Bedirhanlar, bunların her ikisi de feodal sistemi temsil etmektedirler. Bunlar Türk bürokrasisinde önemli mevkileri ellerinde tutmaktadırlar.”

Salim Meriç diyor ki; “Bedirhaniler Bağımsız Kürt Devleti planları yapmaya başlamıştı. 1898'de, ilk Kürtçe gazeteyi çıkarmışlardı. Kürt devletinin kurulması için İngilizlerle bütün diplomatik ilişkileri kurarak Kürdistan Teâli Cemiyeti’ni kurmuşlardı. Milli Mücadele'ye ve Misakı Milli'ye karşıydılar. Milli Mücadele'ye karşı Kürt cemiyetleri, dergiler, gazeteler, örgütler kurdular. İngiliz mandasında bir Kürt devletinin kurulması için mücadele ettiler. Bedirhanlı aşiretiyle sıkı ilişkiler kurmuş olan İngiliz Binbaşısı Noel, Malatya Mutasarrıfı Halil Rahmi, Elazığ Valisi Ali Galip ile ortaklaşa hareket ederek Sivas Kongresini basmayı planlamış ancak emellerinde başarı sağlayamamışlardır. Fakat Cumhuriyet kurulduktan sonra Bedirhan Paşa’nın oğulları ve torunları karşı çıktıkları Cumhuriyetin en önemli kilit noktalarına getirildiler. Cumhuriyetin, resmi kurumlarında, sosyal kulüplerinde, örgütlerinde, siyasetinde ve bürokrasisinde, en önemli görevlerin başına getirildiler. Gizli bir el sanki hiçbir şey olmamış gibi onları düşman oldukları bu devletin önemli noktalarına getirmişti.”

1806-1846 arasında çıkarılmış olan isyanlara yakından bakıldığında, en belirgin özelliklerinin Yavuz Sultan Selim’in fermanla beylik ve emirlik verdiği üç aşiret ve onların reisleri tarafından çıkarılmış olduğu görülüyor; Baban, Bedirhan ve Soran. İsyanlarla kendini açığa vuran bu güçler kırılmış; Sait Bey Kalesi 1838’de yıkılmış, İmadiye’de bulunan Behdinan Emirliği 1839’da, Botan Emirliği de 1846’da ortadan kaldırılmıştır. Yine bu isyanlarda ayrılıkçı siyasi Kürtçülük ögesinin bulunmadığı açıktır.
Dolayısıyla araştırmacıların bir güç kavgası olarak ortaya çıkan bu bey isyanlarına ‘Kürt’ isyanları diye tanımlaması haksızlık oluyor…

Erdal Sarızeybek

'Sultan'ın Ağaları'

Bakmadan Geçme!

KAPAT
İş değişiyor... 'Ne Dedi Ne Yaptı'