Mevlana Halid-i Bağdadi…
Stratejide önemli olan bilinmeyenleri çözmektir. Yerden bir tüy kaldırmak büyük bir gücün simgesi değildir. Ayı, güneşi görmek keskin görüş olmadığı gibi, gök gürültüsünü duymak da kulak hassaslığını göstermez. (Sun Tzu)

HALİDİ NAKŞİBENDİ TARİKATI
Hollandalı Sosyolog Van Bruınessen Nesturi katliamını anlatırken bize bir şeyhten bahsetmiş, Bedirhan Beye telkinde bulunan söz konusu Şeyh’in ‘büyük ihtimalle 1880 isyanını yöneten Şeyh Ubeydullah’ın babası Seyit Taha’ oluğunu söylemişti. Seyit Taha Halidi Nakşibendi Tarikatı’nın çok önemli bir halifesiydi; tarikatın kurucusu da Şeyh Halid idi.

PEKİ, ŞEYH HALİD KİMDİ?
Halid, 1779’da Süleymaniye’nin Karadağ kasabasında dünyaya geldi. İlk yıllarını medresede geçirdi; Karadağ akarsuları, bağları, bahçeleriyle ünlü olduğu kadar alim seviyesinde mezunlar veren medreseleriyle de ünlüydü. Halid, o medreselerden birinde eğitim aldı; kısa sürede tefsir, hadis, kelam ve fıkıh alanında engin bilgisiyle tanındı. Devrin bütün İslami klasik eserlerini öğrendi. Ergenlik dönemine geldiğinde yazdığı şiirlerle gönülleri fethediyor, Halid’in adı artık dillerden dile dolaşıyordu. Halid olağanüstü biriydi…

ŞEYH HALİD’İN GEÇMİŞİ
Şeyh Halid’in soyu baba tarafından Hazreti Osman’a dayandırılıyor. Dini yayınlarda oldukça geniş ve etkili bir soy bağı görülüyor;
‘Mevlana Halid’in –kuddise surruhu- nesbesi(bağı), Halid b. Ahmed b. Hüseyin b. Ali b. Abdullah b. Hüseyin b. Taha el-Osmani’dir. Nesebi, halk arasında Şeşengoşt(altı parmaklı) lakabıyla meşhur kamil veli Pir Mikail’e –kuddise sırruhu- dayanır. Bunların neseplerinin de haya ve ihsankaynağı, , iki nur sahibi üçüncü halife Osman b. Affan el-Emevi el-Kureşi’ye –radıyallahu anh- ulaştığı bilinmektedir’ .

Hz. Osman’a dayandırılan bu soy bağını her yayında görmek mümkün;
‘Asıl adı Ebü’l-Beha Diyaüddin Halid b. Ahmed b. Hüseyin eş-Şehrezuri’dir. Soyu baba tarafından Hz. Osman’a dayandığı için kendisine ‘Osmani’ denilmiştir. ‘Efendimiz, büyüğümüz’ manasına gelen ‘Mevlana’ ismiyle tanınmıştır. Babası ‘Şeşengüşt(altı parmak) lakabıyla tanınan Pir Mikail kamil bir velidir. Mevlana Halid’in yetişmesinde babasının büyük emeği geçmiştir. Annesi ise, hem hayatı hem de asaleti ile bu bölgede tanınan büyük veli Pir Hızır Fatımi’nin soyundadır, anne tarafından nesebi Ehl-i Beyt’e kadar uzanır.’

BABAN BEYLERİ HİMAYESİNDE BİR ŞEYH

Şeyh Seyit Abdulkerim ve Abdurrahim Berzenci kardeşler idi. İlk icazeti de onlar eliyle verilmişti. Karadağ’ın Baban Bölge Valisi İbrahim Paşa Halid’in methini duymuş, kendi memleketinde müderrislik yapmasını teklif etmişti ama o kabul etmeyip daha derin dini konulara yönelmişti. İran’ın Senendec kentinde Şeyh Muhammed Senendeci gibi devrinin büyük aliminin derslerini takip etti; onun da icazetini alarak Süleymaniye’ye geri döndüğünde henüz yirmi yaşındaydı…

ÖNCE KADİRİ SONRA HALİDİ

Halid, Abdulkerim Berzenci’nin vefatı üzerine medresede hocalık hayatına başladı. Her haliyle örnekti; valiler ve yöneticiler onun ayağına geliyordu. Ama onun amacı bu noktada sınırlı değildi; ilahi bir kuvvet onu bambaşka bir dünyaya yöneltiyordu. Altı yıl hocalıktan sonra medreseyi bıraktı ve Hac’ca gitti. Burada İslam alimleriyle görüştü; Şeyh Muhammed Küzberi’den hadis icazeti ve Şeyh Mustafa Kürdi’den tasavvufi konularda ve Kadiri(Kadiriyye) tarikatına dair icazet aldı. Aynı yıl Süleymaniye’ye geri dönerek yine aynı medresede hocalık görevini sürdürmeye devam etti. Artık ‘şeyh’ olmuştu, halk onu ‘Şeyh Halid’ olarak çağırıyordu. Ama o, gönül dünyasında aradığı huzuru hala bulamamıştı…

Böylesi duygular içindeyken Mevlana Muhammed Derviş Azimadi ile karşılaştı ve yüreğindeki niyeti ona açtı ve ‘İçimde bir eksiklik var, bir mürşid-i kamil arıyorum. Ancak bugüne kadar gönlümü dolduracak kamil bir zat bulamadım. Bana ne yapmamı tavsiye edersiniz?’ diye sordu. Derviş Azimadi; ‘Delhi’de bir Allah dostu var, zamanın gavsıdır, kutb-u ekberdir, gavs-ı azamdır. Dilersen seni onun dergahına götüreyim. Bir defasında ben onun ‘Bu topraklara Anadolu’dan bir alim gelecek’ dediğini işitmiştim. Ümit ederim, o kişi sen olursun.’ Halid Hindistan’a doğru yola koyuldu…

YIL 1809…
Şeyh Halid henüz otuz yaşındaydı. Yolculuğu esnasında Herat’ta, Kandehar ve Kabil’de, Peşaver’de, Lahor’da konaklamış, pek çok din alimi ile tanışmış, bilgi ve tecrübesini yükseltmişti. Delhi’ye vardığında artık iyiden iyiye olgunlaşmıştı. Abdullah-ı Dıhlevi hazretlerinin dergahında bir yıl kaldı. Necmeddin B. Muhammed Nakşibendi o bir yılı şöyle anlatıyor:

Hizmet ve zikir neyi gerektiriyorsa onu yaptı. Mürşidinin hizmetine koşan nice müridler vardı ama o, Halid-i Bağdadi hazretlerini küçük büyük her türlü hizmete koşturdu. Onun nefsine ait iddia, arzu ve istek ne varsa aldı götürdü. Geriye tek şey kaldı; Halid-i Bağdadi hazretleri…Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri bir yıl içinde eşine az rastlanır bir mürid oldu. Tasavvufi terbiyenin en girift mertebelerini aştı, nurlu müşahade alemine ulaştı, velayet makamlarına kavuştu. Allah’ın ona ikram ettiği ulvi mertebeleri mürşidi Abdullah-ı Dıhlevi hazretleri müşahade edince, kendisine beş tarikatın irşad metodunu öğretti. Nakşibendi, Kübreverdi, Sühreverdi, Kadiri ve Çişti tarikatına göre mürşid-i kamil oldu. Tüm bunlara ilave olarak zahiri ilimlerde tanınmış olan Şeyh Veliyyullh Hanefi-i Nakşibendi hazretlerinden de ‘Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tırmizi, Nesai, İbn Mace’ olarak tanınan altı hadis kitabı Kütüb-i Sitte’yi rivayet icazeti aldı.’

NAKŞİBENDİ TARİKATININ BÜYÜK HALİFESİ
Şeyh Halid artık büyük bir halife idi…
Bu beş tarikatın dışında, hadis, tefsir, tasavvuf, ahzap, evrad ve benzeri konularda da icazeti vardı. Üstelik Şeyh Abdulaziz Hanefi en-Nakşibendi el-Hindi’den ilmi bütün icazetleri ve Kutüb-i Sitte’yi rivayet etme icazeti de elindeydi.

YIL 1811…
Şeyh Halid Süleymaniye’ye geri döndü. Aynı yıl, Seyit Abdulkadir Geylani hazretleri gibi bazı velilerin kabirlerini ziyaret etti. Onun ününü duyan insanlar onun dergahına akın akın gelmeye başladı. Artık o zahiri ve batıni ilimlerde büyük bir alim ve mürşid-i kamil idi. Bu yüzden kensine ‘Zülcenaheyn’ denildi…

OSMANLI’NIN BAĞDAT VALİSİ HİMAYESİNDE
Şeyh Halid’in ünü hızla bölgeye yayılıyordu. Ama kendisini çekemeyenler de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Hakkında ‘dini kötüye kullandığına dair’ şikayetler yapılıyordu. Şikayetler artınca dayanamadı, Süleymaniye’den ayrılıp Bağdat’a gitti. Orada İsfahan Medresesi’ne bağlandı. Derviş ve müridleriyle medreseyi tamir ettirdi; bir ilim ve zikir merkezi haline dönüştürdü. Hakkındaki şikayetler Bağdat’ta da peşini bırakmadı. Kimileri ‘dinden çıkmış olduğunu’ ileri sürüyor, kimileri hakkında şikayet risaleleri yazıyordu. 

Sonunda, Şeyh Halid meselesi Bağdat Valisi Said Paşa’ya kadar ulaştırıldı. Vali Said Paşa, Şeyh Halid’i destekledi, şikayetleri dikkate almadı, üstüne, Bağdat alimleriyle görüşerek Halid’i savunan ilmi yazılar hazırlattı, dağıttı. Vali’nin bu desteğiyle Şeyh Halid çok daha ünlü bir şahsiyet olarak Süleymaniye’ye geri döndü.

KISA SÜREDE BÜYÜK ÜN
Şeyh Halid’in bu ününü Muhammed B. Nakşibendi şöyle dile getiriyor;
‘Mevlana Halid-i Bağdai hazretlerinin dergahına insanları akın akın geldi. Alimler, cahiller, komutanlar, valiler, abidler, zahidler, tacirler, erkekler, kadınlar, çocuklar ve daha nice insanlar… Her biri edep tutup divavında durdular. Sen bu aşkı nereden aldın dediler. O anlattı, dinlediler. Yaptığını uyguladılar. Sevdiği muhabbeti aşk olarak anladılar ve kendilerinden geçtiler…. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri üzerinde taşıdığı sadat-ı kiramın nurları ile etrafa nur saldı, nur yaydı, Hindistan’dan alıp getirdiği mana aleminin ışıklarını ta istanbul’a kadar ulaştırdı. O vakit tarihler miladi 19’ncu yüzyılın ilk çeyreğini tamamlıyordu…’

BEYLER YERİNE ŞEYHLER GÜÇ OLUYOR
19’ncu yüzyılın ilk çeyreğinde, Şeyh Halid’in bu ünü İstanbul’a kadar ulaşmıştı. Bu yüzyıl Osmanlı’nın büyük güç ve toprak kaybı yaşadığı yıllardı. Bu çeyrek yüzyıl içerisinde Osmanlı toprakları belki tarihte eşi görülmedik olaylara sahne olmuştu; Osmanlı-Rus Savaşları, Vehabi, Yezidi, Sırp, Bulgar ve Yunan isyanları, Kavalalı ve Yanyalı isyanları, Kabakçı Mustafa isyanı, Yeniçeri isyanları… Bu dönem aynı zamanda Baban-Soran ve Botan beylerinin isyan ettiği dönemlerdi. Aynı zamanda da beyliklerin kaldırıldığı ve doğan otorite boşluğunun şeyhler tarafından doldurulmaya çalışıldığı bir dönemdi; Bektaşi tekkelerinin katıldığı ve yerine Nakşibendi tekkelerinin açılmaya başlandığı dönemdi…

Şeyh Halid ile beyler ve şeyhler arasındaki böylesi bir süreçte ortaya çıkan siyasi ve tarihsel bağlar yabancı araştırmacıların dikkatinden kaçmadı, bu süreci yazdılar. Şeyh Halid’i anlamak için bu süreci yakından izlemeliyiz;

‘BABAN BOTAN BEYLERİNİN BOŞLUĞUNU ŞEYH HALİD DOLDURUYOR
‘1811’de Hindistan’dan dönen ve 1826’da ölen Mevlana Halid’in ortaya çıkışı şöyle bir döneme denk düşmüştür: Onun tarikatına adam kazanmaya başladığı sıralarda zaten mirlerin iktidarı sallantıdaydı… Tiyari(Nesturiler) katliamı nedeniyle harekete geçen İngilizlerin Osmanlı hükümeti üzerinde uyguladıkları baskı, Osmanlıların Botanlı Bedirhan Bey ve müttefiki Hakkarili Nurullah Bey’e karşı askeri harekata geçmelerine yol açtı. 1845’te her iki bey de yenilgiye uğratılarak bölgeden uzaklaştırılmıştı.

Bu olaydan iki yıl sonra son kalan emirlik Baban da, Mir Ahmed Paşa Bağdat valisine yenilince ortadan kalktı. Bu ortamda şeyhler güçlenmeye başladılar ve bu dönemde itibaren Kürdistan’da neredeyse önemli politik önderlerin çoğu ya şeyhlerdi ya da en azindan şeyh ailelerinin üyeleriydi. Kürdistan’ın bazı önemli şeyh ailelerinini daha yakından inceleyecek olursak bunların politik alanda yükselişlerinin emirliklerin çöküşüyle doğrudan bağlantılı olduğunu görürüz.’

Bruınessen’in ‘bazı önemli şeyh aileleri’ olarak ifadeye çalıştığı aileler şöyle; Sadate Nehri(Seyit Taha, Talabaniler), Barzani(Şeyh Abdusselam) ve Berzenciler. Bu aileler Baban ve Bedirhanlar gibi hep karşımıza çıkacaktır… 

Araştırmacı İsmet Bozdağ, ‘Halidi tarikatının yayılmasını sadece Şeyh Halid’in kişiliğine bağlamamalı’ diyor ve dikkatimizi başka yönlere çekiyor;
‘Bu tarikatın(Nakşibendi), Kürtlerde oynadığı rolün siyasi yapısı ve uzun geçmişinden söz edilebilir. Ama kesin olan, tarikatın siyasi etkinliğinin ancak Mevlana Halit ile birlikte dramatik biçimde arttığıdır… Mevlana Halid tarikatı, sık örülmüş bir ağ gibi, tüm Kürdistan’a yayıldı. Kuşkusuz Halid’in karizmatik kişiliği ve tarikatın içerisindeki reformlarının niteliği, Halid’in artan popülaritesinin en önemli sebeplerinden biri idi. Ancak, Nakşibendî şeyhlerinin 19’ncu yüzyıl sonlarına doğru siyaset içerisinde önemli roller üstlenmeye başlamalarının asıl sebebini, Halid’in kişiliğinin dışında aramalıdır.’

PEKİ, ŞEYH HALİD’İN KURDUĞU BU TARİKAT NAKŞİBENDİ MİYDİ?
Halidiye Risalesi bu tarikatı şöyle tanımıyor; ‘Halid, Nakşibendi yolunun esaslarına sadık kalmış, icazet almış olduğu diğer Kadiriyye, Çiştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yolunun bir takım esasları ile Nakşibendi esaslarını birleştirerek Halidiye kolunun esaslarını belirlemiştir.’ 

Bu çerçevede, Halidiye kolunun Yesevilik’ten gelen ve Türkler arasında önemli bir yer almış olan Nakşibendi Tarikatı olduğunu söylemek zor, bu tarikatın Nakşibendiliğin dışında ayrı bir dini yapılanma olduğu görülebiliyor. Biz Şeyh Halid’i izlemeye devam edelim, bu tarikatın ne olup olmadığını bize gösterecektir…

OSMANLI SARAYI’NDA NAKŞİBENDİ HALİFESİ
1820’li yıllara gelindiğinde, Irak, Suriye, Anadolu ve Kafkaslarda Şeyh Halid’i tanımayan kalmamıştı; 46 yaşındaydı ve herkes ona artık ‘Mevlana Şeyh Halid-i Bağdadi’ diyordu. Şeyh Halid de halifelerini tek tek ve özenle seçiyordu; Seyit Taha, Şeyh Barzani, Şeyh Talabani ve Şeyh Berzenci… Ama Şeyh Halid’in gönlü İstanbul’daydı; Osmanlı’nın merkezinde kendi tekkelerini açmak… Önce yeğeni Muhammed Salih’i halife olarak atadı, ardından İstanbul’a gönderdi. Bektaşi geleneğine bağlı halk içinde Muhammed Salih etkili olamayınca, geri çağırdı ve bu kez halifesi Abdulvehhab Susi’yi görevlendirdi.

‘OSMANLI SARAYINDAN CUMHURİYET SARAYINA’

Abdulvehhab Susi İstanbul’a geldiğinde daha önce oraya yerleşmiş ve Şeyh Halid’e sımsıkı bağlanmış olan sufiler gördü. Bu cemaatin sorunlarını kısa sürede çözdü. Şimdi durum farklıydı; İstanbul’daki Şeyh Halid’in tüm müridleri bu yeni gelen halifeyi tanıyor, mürşid-i kamil olarak kabullenip bağlılıklarını gösteriyorlardı. Onun aracılığıyla da pek çok kişi bu yola girmişti. İstanbul’un Anadolu ve Rumeli bölgesi kısa sürede canlandı. Zamanla Abdulvehhab Susi’ye bağlanan müridler daha da çoğaldı. Hatta dönemin Şeyhülislamı Mekkizade Mustafa Asım Efendi ile pek çok vezir ve devlet ricaliyle ilişkiler de hız kazandı. İstanbul’daki dergahı o haliyle kalmayacak, ‘Gümüşhanevi Tekkesi’ adıyla günümüze kadar gelecektir…

Erdal Sarızeybek

Tarikat 'Saray'a Nasıl Girdi'

Bakmadan Geçme!

KAPAT
Erdoğan ve Halk Bankası: 'NELER OLUYOR'